05 Mayıs 2008 21:11 · dousar
· Etiketler
nesli tükenen hayvanlar nelerdir?
ANADOLU LEOPARI
Anadolu leoparı, Türkiye'de yaşayan vahşi kedilerin en güzel örneklerinden biriydi. Ama yüzyıllar boyunca avlandı ve sayıları hızla azaldı. Anadolu leoparının son bireyleri, 1950'li yıllarda Dilek Yarımadası'nda ve 1970'li yılların başında Eskişehir çevresinde görüldü ve görüldüğü yerde de öldürüldü. O günden bu yana varlığından haber yok.
Panda
Carnivora türüne mensuptur ve Procyonidae ailesinin bir üyesidir.Erkek panda 5 feet uzunluğuna ve 256 pound kiloya erişebilir.Dişi pandanın boyutları ise biraz daha küçüktür.Şu an için dünyada bulunan erişkin panda sayısı 250 civarındadır.Dünyaca çok sevilen ve popüler olan pandanın anavatanı Çin’dir.Çin den çıkarılması yasaktır ve bu hayvan da koruma altındadır
Mavi Balina
82 feet uzunluğuna kadar erişebilir.Dişi mavi balinalarda ise bu oran 85 feet kadardır.bu türün tehlike altında gösterilmesinin sebebi ise son üç neslin yüzde ellisinin yok olmasıdır.Mavi balina dünya izerindeki en büyük memelidir.
Batı Gorili
Primates türünün üyelerindendir ve Hominidae ailesine mensuptur.Erkek goril 6 feet uzunluğe ve 600 pound kiloya ulaşabilir.Dişi goril ise 5 feet yüksekliğe ve 200 pound kiloya ulaşabilir.bu tür nesli tükenmekte olan hayvanlardandır.bu goril en büyük ve güçlü canlılardan birisidir.Bu cissesinin tam tersine gayet barışçıl ve sosyal bir hayvandır.
Kaplan
Carnivora türüne mensuptur ve Felidae ailesinin bir üyesidir.Erkek kaplan 10 feet uzunluğuna kadar erişebilir ve ideal ağırlığı 575 pound civarındadır..bu kaplan derisinin güzelliği yüzünden şu an soyunu devam ettirememe tehlikesiyle karşı karşıyadır.Ayrıca bu tür renginin çeşitliliğine göre 8 tane alt sınıfa ayrılır.
Siyah Gergedan
Perissodactyla türüne mensuptur ve Rhinocerotidae ailesinin bir üyesidir.12 feet uzunluğa ve 6 feet yüksekliğe ulaşırlar.3000 pound kiloya ulaşabilir.Yüzde seksen oranında nesli yasak avlanma ve yaşam alanlarının azalması nedeniyle kaybolmuştur.Bu hayvan ailesi içinde en saldırganıdır.Hızı yaklaşık olarak saatte 30 mile çıkar.
Caretta Carettalar
Boyları 1,5 metreyi, ağırlıkları 150 kiloyu bulabilen bu sevimli hayvanlar, normal yaşamlarında tüm dünya denizlerini dolaşıyorlar. ODTÜ'nün Dalyan'da 3 yıl süren çalışmaları sırasında markalanan bir dişinin Meksika Körfezi'nde balıkçıların ağına takılarak yaşamını yitirdiği haberi Dalyan'a kadar geldi. Bu sevimli yaratıklar yosun ve balık yiyerek besleniyorlar. Normalde 2-3 yılda bir İztuzu Kumsalı'na pin-pon topuna benzer 100 civarında yumurta bırakıyorlar. İşin ilginç yanı ergin dişiler, oritasyon adı verilen bir içgüdüyle yumurtalarını sadece kendilerinin dünyaya geldiği kumsala bırakıyor. Asla başka bir kumsala çıkmıyor.
Yumurtlama da oldukça ilginç. Ana kaplumbağa kumsalda arka ayaklarını kullanarak çeşitli çukurlar açıyor. (Belki yumurtaların hangi çukurda olduğunun belli olmaması için, belki de nem oranını kontrol ederek en uygun yeri seçiyor) Yumurtlama süresi saatlerce sürüyor ve bu sırada anne kaplumbağa çok zorlandığı için sürekli gözyaşı döküyor.
YAŞAMA ŞANSLARI ÇOK AZ
Bırakılan bu yumurtaların pek çok doğal düşmanı var. En önemlisi tilkiler, sansarlar. Bunlar koklayarak yumurtaların yerini kolayca bulup yiyebiliyor.
Yumurtadan çıkan yavruların bazıları, denize ulaşamadan yolunu şaşırıp susuzluktan ölüyor. Kumsalda ölen yavrular ile denize ulaşabilenlerin büyük bölümü de yengeçlere, kuşlara ve balıklara yem oluyor. Uzmanlar, her yüz yumurtadan 1-2'sinin yaşamasının bu hayvanın neslini sürdürmesini sağlayacağını söylüyorlar.
Bu hayvanların soyunun neden tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını merak edebilirsiniz. Bunun başlıca nedeni, etini İtalyanların, Fransızların ve uzakdoğu ülkelerinde yaşayanların yemesi. Bir diğer neden ise balıkçı ağlarına takılarak ölmeleri.
NEDEN VE NASIL YOK EDİYORUZ
Yanlışinançlar
Hayvanlar konusunda insanlar, birçok yanlış ve boş inanca sahipler. Kendileri için yararlı pek çok hayvanı bu yanlış inançlar nedeniyle yok yere öldürüyorlar. Örneğin tarlaları, köyleri farelerden temizleyen baykuş, "uğursuz" olduğu yolundaki yanlış inanç nedeniyle öldürülüyor. Leşleri yiyerek hastalık ve mikropların çoğalmasını engelleyen sırtlanlar, "çirkin" oldukları gerekçesiyle yok ediliyor. Aynı biçimde kurt, karga, yılan, örümcek ve daha pek çok tür, yanlış inaçlar nedeniyle öldürülüyor.
Oyunveeğlenceiçin
İnsanlar, basit ve acımasız zevkler için yüzyıllardan beri hayvanlara doğalarına aykırı olarak davranıyor. Onlara ya işkence ediyor ya da öldürüyorlar. Roma İmparatorluğu döneminde aslan ve leoparlar arenalarda öldürülürdü. Günümüzde, horoz ve köpekler vahşice dövüştürülüyor. İspanya ve Meksika'daki boğa güreşlerinde yüzlerce boğa, acı çeke çeke yaşamını yitiriyor
Beslenmek için
Hayvanlar, insanların en önemli besin kaynaklarından biri. Bir başka deyişle, insan yaşamak için hayvanlara muhtaç. Eski çağlarda sürek avına çıkarak yabankoyunu, yabanöküzü, yabankeçisi, geyik gibi hayvanlardan yiyeceğini sağlayan insan, bu alışkanlığını günümüzde de sürdürüyor. Bugün en önemli besin kaynaklarımızı evcil hayvanlar ve deniz canlıları oluşturuyor. Tüm dünyada her gün beslenmek için milyonlarca ineği, koyunu, tavuğu, balığı, hindiyi, yılanı öldürüyoruz.
Savaşlar
Savaşlarda atılan bombalar, kimyasal silahlar, hareket halindeki binlerce zırhlı araç ve asker, vahşi doğaya büyük zarar veriyor; buralarda yaşayan canlıların yaşam ortamlarını yakıp yıkıyor.
NE YAPMALIYIZ
Bizler yaşam zincirimizde çok önemli bir yere sahip olan hayvanlara yönelik kurtarma çalışmalarına bir an önce başlamalıyız.ilk önce şu anda son safhaya ulaşmış olan kaçak ve de bilinçsiz avcılığın önüne geçmeliyiz.Daha sonra ise yaşam alanları gün geçtikçe azalan hayvanlar için doğal ortamları arttırmalıyız.Tabi ki bu bilinçlendirme işinin küçük yaşta başlaması lazımdır bunun için ise öğretmenlere ve ailelere çok iş düşmekte.
05 Mayıs 2008 21:11 · dousar
Atatürk’ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin örneklerinden birisi de kuşkusuz Atatürk Orman Çiftliği’dir. Atatürk, 1925 yılında kendi aylığından ödeyerek çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O yıllarda bu topraklar, ortasından demiryolu geçen bataklık ve boş bir araziydi. O toprağa karşı zafer kazanabileceğini de kanıtlayarak çiftliği burada kurdu. Bugün, Ankaralılar için çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş, Atatürk’ün önderliğinde dikilen ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur.
Ankara’yı Türkiye Cumhuriyetinin başkenti yapan ve bir bozkır kasabasında modern bir şehir kuran Atatürk, bu yönüyle de, günümüzdeki, şehircilik, çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına, 1920’li yılların şartları içinde ışık tutan bir dehadır. Bu kavramların bilinmediği ve konuşulmadığı o yıllarda, şehircilik uzmanlarını getirterek, Cumhuriyetin başkenti Ankara’yı düzene sokan, ağaç diktiren, bulvarlar açtıran, Çiftliği kuran, sefaret bahçelerinde yeşilliğe imkan veren Atatürk, diğer yönleriyle olduğu gibi, bu yönüyle de her zaman örnek alınması gereken eşsiz büyük bir önderdir.
Atatürk’ün kişiliğini oluşturan etkenler arasında bitki ve hayvan sevgisinin de önemli bir yeri bulunmaktadır. Atatürk, yaşamının son günlerinde de yeşillikler arasında olma özlemini duymuştur. Yeşilliği olduğu kadar barışı da seven Atatürk’ün Anıtkabiri’ne dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla meydana gelen Barış Parkı, ölümünden sonra da Ata’nın kişiliğiyle bütünleşmiştir.
Dayısının çiftliğinde
Atatürk’ün doğa sevgisi, babası öldükten sonra annesi ve kardeşi ile beraber Selanik’in otuz kilometre yakınlarında Zübeyde Hanımın ağabeyi olan Hüseyin Ağa’nın çiftliğine yerleşmeleri ile başlamıştır. Burada, Atatürk çiftçilik işleri ile uğraşarak, yeşilliğe, toprağa ve doğaya ilgi duymuştur. O’nun bitki ve hayvan sevgisinin ilk belirtileri, bu çiftlik yaşamından kaynaklanmaktadır. Çünkü O, ilerki yaşamında çiftlikler kuracak, hayvan besleyecek ve ağaçlandırmaya büyük önem verecektir.
Atatürk’ün sınıf arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy, O’nun doğa sevgisini belirtirken bir anısını şöyle anlatır:
“Harp Akademisi’nin üçüncü sınıfına geçtiğimiz zaman Mustafa Kemal, Selanik’e sılaya gitmeden önce bizde misafir kaldı. O günlerin birinde Satılmış Çavuş’u da alarak Alemdağı’na uzandık. Arkadaşım samimi bir doğa aşığı idi. Ormanlık yerlerden çok hoşlanırdı. Öğleye doğru pınar başında mola verdik...Uzaklarda bir kasır vardı ve manzarası harikulade güzeldi. Adeta Mustafa Kemal’i büyüledi...Oradan ayrılırken Mustafa Kemal: ‘Fuat’ dedi, ‘İnsan yaşlandıktan sonra şehirlerin gürültülü hayatından uzaklaşmalı, böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmelidir. Bak, şu karşıdaki köşk insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor.”
Afet İnan, Atatürk ve Çankaya’nın ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü için seçilmesini anlatırken şöyle diyor: “Atatürk’ün Çankaya’yı seçmesinde etken, birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının bulunması idi. Onların rüzgarlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.”
Atatürk doğayı çok seven bir insandı. Yeşile, çiçeğe, ağaca hayrandı. Nezihe Araz, Atatürk’ün ağaçlandırmaya verdiği önemle O’ndaki doğa sevgisini bir söyleşide şöyle dile getirmiştir:
10 Nisan 2008 10:17 · dousar
· Etiketler
akarsuların ekonomiye katkısı nedir?
Akarsular sulama, tarım, içme suyu kaynakları olarak kullanılıyor. Ayrıca akarsular üzerinde kurulan barajlar sayesinde enerji üretimi yapılır. Akarsular insan ulaşımında ve yük taşımacılığında da kullanılıyor. Akaruslar ayrıca tomruk gibi bazı ürünlerin taşınmasında da kullanılır. Balık yetiştiriciliği, rafting gibi çeşitli sporlar sayesinde turizmde de ekonomiye katkıları vardır.
26 Ocak 2008 13:10 · dousar
· Etiketler
gürültü kirliliği öldürüyor
Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan bir araştırma sürekli gürültü kirliliğine maruz kalanların uykularında bile stres altında yaşadıkları ve bu durumun da ölümcül kalp rahatsızlıklarına yol açtığını ortaya çıkardı.Yüksek sese maruz kalanların vucudunda sessiz yerlerde yaşayanlara oranla daha yüksek seviyede stres hormonu olduğu açıklandı.Araştırmacılar,kalp rahatsızlıklarından ölenlerin yüzde 2'sinin hayatları boyunca sürekli gürültüye maruz kaldıkları belirlendi.
25 Ocak 2008 14:46 · dousar
Bugün artık hemen hemen her evde buzdolabı var. Günlük gıdalarımızı bozulmasınlar diye buzdolabında saklarken, uzun süre saklayacaklarımızı da buzluk veya derin dondurucu dediğimiz kısmına koyuyoruz. Gıdaların normal hava şartlarında bozulmalarının nedeni, bu ortamda gıdada bulunan bakterilerin, mikropların kısacası mikro organizmaların gelişerek faaliyetlerini sürdürmeleridir.
Gıdaları soğukta veya dondurarak muhafaza en çok başvurulan ve püf noktalan olan yöntemlerdir. Bu arada gıda muhafazasında tam tersi yollar da vardır. Isıtarak muhafaza ve kurutma gibi. Hatta turşu kurmak bile bir muhafaza yöntemidir. Dondurarak muhafazaya geçmeden önce pastörizasyon, sterilizasyon gibi sık sık ismini duyduğumuz veya etiketlerin üzerlerinde gördüğümüz terimlerin anlamlarına bir bakalım.
Gıdaları daha dayanıklı kılmak amacıyla uygulanan yöntemlerden pastörizasyon ve sterilizasyon ısıl uygulama ile muhafaza anlamına gelmektedirler. Sterilizasyonda gıda 100 derecenin üzerinde ısıtılır. 100 derecenin altındaki ısıl uygulamalar ise pastörizasyon adını alır. Her iki yöntemde de amaç daha işin başında bakteri ve mikropları öldürmektir.
Hangi yöntemin uygulanacağını gıdanın asit durumu belirler. Asit oranı fazla gıdalarda bakteri ve mikropların ısıya dirençleri azalır. Bunun için düşük asitli gıdalar sterilize edilirlerken yüksek asitli gıdalar pastörize edilirler. Ancak sütte durum farklıdır. Süte pastörizasyon işleminin uygulanmasının asıl amacı dayanıklı bir ürün elde etmekten ziyade verem mikrobunu öldürmektir.
Kurutarak saklamada, su ortamdan uzaklaştırılır. Böylece bakteri ve mikropların gelişmesi önlenir, biyokimyasal reaksiyonlar en aza indirilir. Ancak yine de bazı kimyasal reaksiyonlar oluşur ve bunlar da renk koyulaşmasına ve gıdanın acılaşmasına yol açarlar.
Soğukta muhafazada, gıdanın hücre suyu, en fazla donma noktasına kadar soğutulur. Meyve ve sebzelerde bu sıcaklık +4 ile -2 derece arasındadır. Bu yöntemin en yaygın kullanma yeri buzdolabıdır ve dondurarak muhafaza ile karıştırılmaması gerekir.
Günümüzde gıdaların dondurularak saklanması çok yaygın bir şekilde uygulanan en iyi muhafaza yöntemidir. Bu yöntemde hücre suyunun donması ve hücrelerin ölmesinin sağlanmasına kadar sıcaklık düşürülür. Gıdalar genellikle -40 derecede dondurulur, -18 veya -20 derecede muhafaza edilir.
Gıdadaki su miktarının azalması bakteri ve mikropların yaşamalarına uygun olmayan bir ortam yaratır. Ancak dokulardaki suyun donarak buza dönüşmesi sırasında hacim büyüdüğünden hücrelerdeki doku yapıları da bozulabilir. Bunu önlemek için donma olayının hızı çok iyi kontrol edilmelidir.
Gıdaları yavaş yavaş dondurursak oluşan buz kristalleri hücre dokularını parçalayacağından, yapısı bozulmuş olan bu gıda çözünme sırasında dışarıdan gelecek bakterilerin hücumuna karşı direnç gösteremez ve çabucak bozulur. Donma sırasında oluşan buz kristallerinin boyutları, donma hızına bağlıdır. O halde donma, buz kristallerinin büyümelerine fırsat bırakmayacak şekilde mümkün olduğunca hızlı olmalıdır (şok donma).
Bu şekilde dondurulmuş gıdalar tüketiciye ulaşana kadar dondurulmuş durumda olmalı ve depolarda -18 derecenin üstüne çıkılmamalıdır. Çünkü bir kere dondurulduktan sonra çözülen gıda artık steril değildir, hatta bu durumda bozulma daha hızlı oluşur, tekrar dondurmak da çare değildir.
25 Ocak 2008 14:45 · dousar
Dünyanın çeşitli yerlerinde yetiştirilen üzümlerin renkleri de çok çeşitlidir. Şarap yapımında kullanılan üzümlerin renkleri iki ana gurupta toplanır. San ile yeşil arasında rengi olanlara 'beyaz üzüm', kırmızı ile mavimsi siyah renk arasında olanlara 'siyah üzüm' denilir.
Kırmızı şaraplar siyah üzümden yapılırken, beyaz şarapların da sadece beyaz üzümlerden yapıldığı bilgisi doğru değildir. Burada önemli olan üzümün kabuğudur. Kırmızı üzümü olduğu gibi kullandığınızda kırmızı şarap elde edersiniz. Kırmızı veya beyaz fark etmez tüm üzümlerin kabuklarını soyduğunuzda ise sonuçta beyaz üzüm elde edersiniz. Yıllanma terimini bütün şaraplar için kullanmak yanlıştır.
Eğer şarap ileride yıllandırılacağı düşünülerek imal edilmişse bu gerçekleşebilir. Diğerlerinde şarabı özellikle sofra şarabını yıllarca saklamak ona değer kazandırmaz. Yıllandırılabilen şaraplar çok seçkin bir tür kırmızı şaraplardır. Dünyada üretilen bu tür şarapların ancak yüzde 5'i yıllanmaya uygundur.
Şaraplar genellikle meşe ağacından yapılmış varillerde dinlendirilirler. Sonra şişeye alınanlar şişelerinde de 20 yıl kadar bekletilirler. Yıllanma hızı şişenin içinde varillere göre daha düşüktür. Şaraplar varillerden alındıklarında tatları biraz tatlı olabilir. 6 ay beklenilirse mayhoş olmaya başlayabilirler. Tekrar yumuşak, hoş ve tatlı hale dönüşmeleri için en az 5 yıl daha beklemek gerekir.
Kırmızı şaraplarda yıllandıkça oluşan bu gelişmenin sebebi üzümün kabuğu ile birlikte imal edilmeleridir. Üzümün kabuğunda 'tanin' adı verilen bir kimyasal bileşim vardır. Başlangıçta şarabı etkilemeyen tanin molekülleri zamanla birleşerek daha büyük moleküller oluştururlar ve yıllanmış şarabın oluşmasını sağlarlar.
Küçüklerin birleşerek büyükleri oluşturmalarına kimya dilinde 'polimerizasyon' deniliyor. Eğer bir daha bu tip bir şarap siparişi verirseniz ve ilk tattığınızda 'ah, çok iyi polimerize olmuş' derseniz, çevreye bir şarap uzmanıymışsınız izlenimini verebilirsiniz.
Şarabın içinde oluşan kimyasal reaksiyonlar bu kadarla da bitmiyor. Etil alkol ile tartarik asidin dengeye gelmesi 13 yıl alıyor. Yani iyi bir yıllanmış şarap en az 20 yılda ortaya çıkıyor.
İyi bir yıllanma için öncelikle şarap, ısı değişimlerinden, doğrudan gelen ışıktan ve titreşimlerden korunmalıdır. Bunun için şarabın, karanlık bir yerde, serin bir ortamda, tercihen 12 derecede ve yatık olarak kalması gerekir. Şişenin mantarının kurumaması, şarabın hava almaması için ortam biraz da nemli olmalıdır.
Şarabı teknolojinin imkanlarını kullanarak, şişedeki oksijeni alıp, ısıtarak çok daha süratli yıllandırmak mümkün. Ancak şarap üreticileri bunu, tüm işlemleri, özellikle ısıtma süresini kontrol bakımından çok riskli buluyorlar. Bu tip üretimi meslek ahlakı bakımından da doğru bulmuyorlar.
24 Ocak 2008 18:58 · dousar
Bir arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her şeyidir, yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda tek olduğu gibi, ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir arıya da izin vermez. Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm demektir.
Ana arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi arıcı tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı yok olunca koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi gerekecektir. Bu yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son yumurtalardan çıkacaktır.
Bu yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü içinde doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir. Burada görev yine işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene bezlerinden beyaz renkte, pelte kıvamında, hafif keskin koku ve tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı sütü budur. Bu salgı ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak gözü terk ederler.
An yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık O, l gram arı sütü alınabilir. Yüzde 65'i su, yüzde 35'i ise protein, yağ, şeker ve vitamin ihtiva eden kuru maddeden oluşmuştur.
Arı sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana güç ve zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen önemli bir tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış halde, draje veya tablet halinde sunulmaktadır.
24 Ocak 2008 18:58 · dousar
Evet doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme olayı o kadar azdır ki, patatesin yeşillenmiş kısmının yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz.
Havuç, kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3 000 yıl kadar önce Orta Asya'da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur.
İlk havuçların renklen turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler. Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600'lü yıllarda Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir. Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar.
Çok besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir. İçinde yüzde 9 karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya maddesi, rengi san ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz karoteni A-vitaminine çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini ihtiyacının yüzde 220'sini karşılar.
A pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten, sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar. Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta değil kavunda ve balkabağında da vardır.
Havuç çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir. Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları görülebilir.
24 Ocak 2008 18:58 · dousar
Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin İmparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi.
Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.
İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı, harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi. Çay ismi de Çincedeki "ça"dan geliyor. Benzer şekilde çaya Ruslar "chay" Araplar "shaye" Japonlar 'cha' diyorlar.
Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa'ya gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya'da o kadar değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.
Çayın Avrupa'ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.
Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı. Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.
İngiltere'de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler. Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2 milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.
Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet çayın mucidi Thomas Sullivan'dır. Kahve ve çay ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken, sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik ve ucuz olacaklarını düşündü.
Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı değil torba içindeki örnek çayları sipariş etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay tüketiminin yarısına ulaştı.
24 Ocak 2008 18:57 · dousar
Bira yapımının başlangıcı neredeyse tahıl tarımı kadar eskidir. İlk kez 8000 yıl kadar önce Akdeniz'in doğu kıyısında yaşayanlar tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hatta bağcılık ve şarapçılığın yaygınlaşmasından önce Akdeniz kıyılarında biracılığın bilindiği tarih kaynaklarından anlaşılmaktadır.
Günümüzde nasıl rakı Türklerin, şarap Fransızların, votka Rusların milli içkisi haline gelmişse, bira da başta Almanya olmak üzere kuzey-batı Avrupa'nın milli içkisi olarak kabul edilebilir. Almanya'da kişi başına yıllık bira tüketimi Türkiye'nin 20 katıdır.
Bütün dünyada hemen hemen aynı telaffuz edilen bira adı da Flemenkce 'bier'den gelmedir. Alkol ve rakı kelimelerinin kökenleri ise Arapçadır. Alkol, 'el-kühül' (veya el-küül) maddenin ruhu anlamında bildiğimiz kül kelimesinden, rakı ise ter, damla (damıtmada çıkan buğu) anlamındaki arak (araki) kelimesinden dilimize geçmiştir.
Sadece birayı açınca değil soda, kola, köpüklü şarap gibi içeceklerin de kapaklarını açınca önce bir fısırtı sesi duyarız, sonra şişenin dibinden yukarı doğru yükselen kabarcıkları görürüz. Birada bu olay biraz uzun ve bardağa konulunca da devam eder ve bardağın üzerinde bir köpük tabakası oluşur.
Karbondioksit kabarcığı önce bardağın iç yüzündeki mikroskobik çatlakların içinde oluşur. Her bir kabarcık yaşamına gözle görülmeyen karbondioksit salkımı halinde başlar, bira içinden yeni karbondioksit molekülleri yutarak büyür. Kritik boyuta ulaşınca geliştiği noktadan ayrılarak sıvının içine katılır.
Kabarcıklar yükselirlerken içlerine daha fazla karbondioksit alarak büyümeye devam ederler. Yarıçapları milimetrenin üçte birini geçene kadar küresel olan şekilleri daha büyüyünce elipsoidal olur. Biranın içinde erimiş halde bulunan karbondioksitin basıncı kapak açılınca daha da arttığından karbondioksit rahatça kabarcıkların içme girmeye devam eder. Kabarcıklar da bardağın tepesine yaklaştıkça hızlanırlar.
Kabarcıkların bu oluşumu kolalı içecekler ve sodada da aynı ama onlar bardağa konuldukları zaman bardağın üzerinde kalın bir köpük tabakası oluşmaz. Birada köpük oluşmasının nedeni karışımında bulunan proteinler ve katkı maddeleridir.
Diğer içeceklerde hava kabarcıkları yüzeye geldiklerinde havaya karışarak yok olurlarken birada üretimde kullanılan şerbetçiotunun içinde bulunan az miktardaki reçine köpük zarlarının direncini arttırır, arpanın büyük moleküllerinde bulunan proteinler kabarcıkların etrafında bir duvar oluştururlar.
Böylece biradaki kabarcıklar sağlamlıklarından dolayı hemen havaya karışmazlar, bardağın tepesine birikerek köpük tabakasını oluştururlar. Bira bardağa ne kadar hızlı dökülürse havayla temas ve havaya karışma olayı da o kadar az olur ve daha kalın bir köpük tabakası meydana gelir.